Dinimiz
Hamdların en güzeli, ilahi
kelamında “Muhammed Allah’ın resulü ve peygamberlerin sonuncusudur.” (Ahzap:40)
diye buyuran ve her şeyi yoktan ol emri ile olduran, alemlerin rabbine,
insanların melikine ve insanların ilahına olsun.“Allah ve melekleri,
peygamber’e çok salevat getirirler. Ey müminler! Siz de O' na salevat getirin
ve tam bir teslimiyetle selam verin.”(Ahzap:56) emrine bütün benliğimiz ve
gönlümüzdeki VAR’ın sırrı ile bitmez tükenmez bir şekilde salat-ü selamlar
olsun o kutlu nura.
Kıymetli gönüller, neyi nasıl
anlatacağımın acizliği içersindeyim, şöyle ki, öyle bir gönülden bahsetmem
gerekiyor ki ,
zahirde biliyor, tanıyor ve seviyoruz denilen, batını ise başta bu aciz olmak
üzere bir çok gönlün bilmekten, tanımaktan ve hakkı ile sevmekten bihaber
olduğu bir NUR’dan, öyle bir gönül ki BİR ve VAR olan HAKK o kutlu gönül için
hadis-i kudsisin de “Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım.” (K.Hafa) diye
buyuruyor.
Feleklerin var olmasına sebep
öyle kutlu bir gönül ki aslı nur, görünüşte ise nasipsiz gözlere beni adem.
Bir nur ki karanlıklara bürünmüş olan alem onun nuru ile aydınlığa kavuşmuş,
öyle bir nur ki aşığın, maşuğuna kavuşabilmesi için ona ihtiyaç var. Var olmak
isteyen her gönlün varlık sebebi olan bir nur. İşte kıymetli gönüller, bu
nur'dan bahsetmem gerekiyor
ama hakkı ile bu nuru anlata bilmek bu aciz’in haddi olmadığının bilincindeyim
elbet. Bu güzide sitenin yetkilisi abim al kalemini eline acizliğini görsün
bütün gönüller deyince ne yapalım büyüğümüz, başımız üstüne dedik haddimiz
olmadığını da bilerek aldık kalemi elimize.
Anamız, babamız ve canımız
yoluna kurban Sultanım bu karanlık diyarlardan bitmez tükenmez bir şekilde
salet ve selamlar gönderiyoruz . Şunu da biliyoruz ki insanlık senin kutlu
nuruna muhtaç bir halde ilahi hükmü bekler oldu alemde…
Kıymetli gönüller, Hakk ilahi
kelamında “O kendiliğinden konuşmamaktadır. Onun konuşması, ancak kendisine
bildirilen vahiyden başka bir şey değildir.”(Necm:3-4)
diye buyuruyor. Yıllardır okumaktan aciz olan bizlere Kur’an da varsa inanın,
Kur’an da yoksa inanmak zorunda değilsiniz deniyor. Kimler tarafından, bizce
asılları bilinen ama günümüzde aydın! olarak anılan cahiller tarafından.
Bakınız lütfen, sultan ne buyuruyor asırlar öncesinden;
“ Sakın sizden birinizi
emrettiğim veya nehyettiğim hususlardan biri kendisine ulaşınca, koltuğuna
yaslanıp ‘Bilemiyorum! Biz Allah’ın kitabında ne bulursak ona uyarız.’ derken
bulmayım.” (Tirmizi)derken bu günümüzde aydın! Olarak anılan bu cahillerin
gözlerinin içine baktığı aşikardır. Bu beyanda o nurun bir mucizesi değil
midir? Gören göz asırlar öncesinden bu günü görmüşte söylemiş, biz asl
olan söze başlayalım ...
Kıymetli gönüller, İslamiyet
kapısından içeri adımımızı ata bilmemiz için ilk şart olan şahadet kelimesini;
“Allah-u Teala’nın birliğine , ondan başka ibadete layık hiçbir mabud
olmadığına ve Hazret-i Muhammed Aleyhisselam’ın da Allah’ın kulu ve peygamberi
olduğuna kalp ile inanarak dil ile ikrar” gerekiyor. Sadece bu iki kelime “
İnanmak ve söylemek” söylüyoruz ama inandık mı , inandığını söyleyen
milyonlarca insan bu kutlu nuru ne kadar bildi ki inandı! İnanan da öylesine
inandı işte her kes inandım diyor ya, bizimde inanmamız gerektiği için
inandık. Hakk buyruğunda “Habibim sen olmasaydın felekleri yaratmazdım.”
diyor. Uğruna felekler yaratılan
ve Hakk’ın habibi olan gönlü ne kadar tanıyoruz, dostlar hep tanıdık deniyor.
Allah aşkına var olan her şeyin varlık sebebi olan, bir nuru tanımayı iki
kelime arasında kalan bir söz ile mi tanıdığımızı iddia ediyoruz.
Sultanım, affına sığındık
kapını çaldık,
Kapının eşiğine koyulacak başımız var bizim…
Kıymetli gönüller, şu an
resimde gördüğünüz kabir; “Allah’tan size bir nur gelmiştir.”(Maide:15) diye
müjdelediği, habibinin ziyarete kapalı bulunan kabr-i şerifleridir. Ümmeti
Muhammed’den kaç kişiye nasip olmuştur onu görmek acaba.
Kıymetli gönüller, bu yazıyı
kaleme almamıza sebep olan , resimleri bu güzide siteye gönderen ve aşkın
deryasında kulaç atmaya çalıştığına inandığımız değerli kardeşimizden Hakk
razı olsun evvela...
Selam olsun kutlu mekanda
ebedi olan sevdaya ,
Selam olsun kutlu mekanını paylaşan gönüllere,
Selam olsun kalabalıklarda hep yalnız olan hicranlı yüreklere,
Selam olsun. Selam olsun gönüldeki sultana dost!...
Bu öyle bir nur ki mutlak
sevgi, mutlak itaat gerekmektedir. Bakınız ilahi hükümlerden birkaç tanesini
paylaşalım siz kıymetli gönüllerle, umudum odur ki daha iyi ışık olacaktır
bizlere:
“Resulüm! Onlara söyle: Eğer
Allah’ı seviyorsanız bana tabi olun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı
bağışlasın.”(Al-i imran:31) Hakk’ın rızası, habibine sevdalanmakta, ona itaat
etmekte elde edileceğini emir buyuruyor. Bir ve VAR olan Yüce Yaradan.
Resulullah (s.a.v) efendimiz
ise şöyle buyuruyor:; “Hiçbir kimse ben kendisine babasından, evladından ve
bütün insanlardan daha sevgili oluncaya
kadar kamil mümin olamaz.”(Buhari)
Bakınız ayet-i kerime de
:“Allah’ı ve Peygamber’ini incitenlere, Allah dünyada da ahirette de lanet
etmiştir. Onlara alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.”(Ahzap:57) diye buyuruyor.
Bu emirleri çoğaltmamız mümkündür. İlahi kelam bu emirlerle dolu, bakan göz
önemli , bakacak ve görecek göz rabbim nasip etsin.Birde varlık sebepleri hep
o kutlu gönlün süzgeciyle HAKK’a varmak olan ashap –Radıyallahu Anh- var ki,
ışık tutmuşlar her biri ayrı ayrı bizlere sevdayı öğretmişler.
Kıymetli gönüller, bu acizin
gönlünün dostu sohbetlerinin birinde şöyle anlatmış ashabın sevdasını bizlere,
ışık olması umudu ile sizlerle bu kıssayı
paylaşmak istedim. Buyurun kulağımızı dostta verelim;
Herkes Peygamber –Sallallahu
Aleyhi Vesellem-Efendimizi sevdiğini iddia edebilir. Gerçekte ise peygamber
sevgisi kesin olarak itaat etme ve hiçbir surette muhalefet etmemekle
gerçekleşir.
Hifa –Radıyalluhu Anha- ,
Ashab-ı kiramdan iffetli ve zengin bir hanımdı. Medine-i münevvere’de
güzelliği ve ahlakı ile meşhurdu . Tevekkül sahibi, kazaya rıza gösteren ve
Resulullah –Sallallahu Aleyhi ve sellem- Efendimiz’e ziyadesi ile bağlı olup,
sözünden hiç çıkmayan bir sahabiye idi. Ahireti çok düşünüp aklından hiç
çıkarmaz, onun için çalışır, Salih ameller işlemek için uğraşırdı.
Hifa –Radıyallahu
Anh- bir gün Resulullah –Sallallahu Aleyhi ve sellem- Efendimize gelerek: “Ya
Resulullah! beni cennete götürecek bir iş bana öğret!”dedi. Bu arzu üzerine
Resulullah –Sallallahu Aleyhi ve sellem- Efendimiz: “Önce bir erkekle evlenmen
lazımdır. Bununla dininin yarısını emniyete alırsın.” buyurdu.
Bu emir üzerine:
“ Ya Resulullah! Dengim kim olabilir? Bana Habeşistan hükümdarı Melik Necaşi
evlenme teklifinde bulundu. Fakat ben onun bu teklifini kabul etmeyip geri
çevirdim. Hatta yüz deve ile pek çok ziynetler verende oldu. Onu da kabul
etmedim. Bu gün ise kurtuluşun evlenmekte olduğunu buyuruyorsunuz.. Ya
Resulullah ! Kimi beğenip uygun görürseniz , ben ona razıyım.” dedi.
Resulullah –Sallallahu Aleyhi
Ve sellem- Efendimiz Hifa –Radıyallahu Anh-ya: “Yarın sabah mescide en önce
kim gelirse onla evlen.” buyurdu.
Sonra Resulullah –Sallallahu
Aleyhi ve sellem- Efendimiz Ashab-ı kirama: “Yarın sabah mescide kim en önce
gelirse bu kadınla onu evlendireceğim.”buyurdu.
Ashab-ı kiram’ın hepsi bu
duruma razı oldular. Allah-u Teala bunu işitenlere öyle bir uyku verdi ki biri
hariç hiçbir sahabi erken uyanamadı.
Resulullah –Sallallahu Aleyhi
ve sellem- Efendimiz ise ilk önce kimin geleceğini merakla bekliyordu. Birden
bire Hazret-i Süheyb –Radıyallahu Anh-göründü.
Süheyb –Radıyallahu Anh- ;
kimsesi olmayan, fakir, rengi siyaha yakın, görünüşü güzel olmayan, zayıf ve
çelimsiz bir sahabe idi. Hifa –Radıyallahu Anh- ise son derece asil ve zengin
idi. Resulullah –Aallallahu Aleyhi ve sellem- Efendimiz namazdan sonra , Hifa
–Radıyallahu Anh-ı çağırdı ve durumu bildirdi. Hifa –radıyallahu anh- ise
Allah-u
Teala’nın kazasına razı olduğunu, Resulullah –Sallallahu Aleyhi ve sellem-
Efendimize arz etti. Bu durum üzerine , Resulullah –Sallallahu Aleyhi ve
sellem- Efendimiz hutbe okudu, nikah akdi yapıldı ve akabinde şöyle buyurdu:
“Ey Süheyb! Kalk bu hanımın için bir şey al!”
O ise; “Ya Resulullah!
Dünyalık olarak bir dirhem gümüşüm bile yok!”diye karşılık verdi.
Bu arada Hifa –Radıyallahu Anh-
emretti, on bin dirhem gümüşlük bir kese getirdiler, Süheyb –radıyallahu anh-a
verdiler ve ona : “Git gerekli olanı al!” dediler.
Resullah –Sallallahu Aleyhi
vesellem-Efendimiz de: “Ey Süheyb! Hanımının elini tut, onu evine
götür.”buyurdu.
“Ya Resulullah ! Benim evim
mesciddir, hangi eve götüreyim?”diye sordu.
Bunun üzerine Hifa –Radıyallahu
Anh-şöyle cevap verdi:
“Konağımı sana bağışladım,
oraya götürebilirsin.”
Resulullah –Sallallahu Aleyhi
vesellem – Efendimiz bu duruma çok memnun oldu ve ikisine de dua etti. Ashab-ı
kiramda bu hareketi çok övdüler ve Allah-u Tealaya hamd ettiler. Daha sonra
konağa gidildi ve yemek yenildi. Yemek bittiğinde Hifa –radıyallahu anha-:
“Ey Suheyb! Bil ki, ben sana
nimetim, sen bana mihnetsin. Sen bu nimete şükür, ben bu mihnete sabır için,
gel bu geceyi ibadet ve taatle geçirelim. Sen şükür ediciler,
ben de sabır ediciler sevabına kavuşalım. Çünkü Resulullah –Sallallahu Aleyhi
vesellem- Efendimiz:
‘Cennette yüksek bir çardak
vardır. Bunda yalnız şükür edenler ve sabır edenler bulunur.’ buyurdu.
O gece ikisi de ibadet ile
meşgul oldular. Cebrail Aleyhisselam, geceki durumlarından Resulullah –sallallahu
aleyhi vesellem-Efendimizi haberdar etti. Cennet ve Cemal-i ilahi ile müjde
verdi. Suheyb –radıyallahu anh- sabah mescide geldiğinde, Resulullah –sallallahu
aleyhi vesellem- Efendimiz de buyurdu ki;
“Ey Suheyb! Geceki halini sen
mi anlatırsın, ben mi söyleyeyim?”
“Siz söyleyin ya Resulullah!”diye
cevap verdi.
Resulullah –sallallahu aleyhi
vesellem- Efendimiz durumlarını ve ne yaptıklarını onlara bildirdi ve sonra şu
müjdeyi verdi:
“Siz cennetliksiniz ve orada
Allah-u Teala’yı göreceksiniz.”
Suheyb –radıyallahu anh-
sevincinden ve cennette Allah-u Teala’yı görmek müjdesine kavuşmak şeklinden,
başını secdeye koydu ve şöyle dua etti:
“YARABB’İ! EĞER BENİ MAĞFİRET
ETMİŞSEN, GÜNAHLARA BULAŞMADAN RUHUMU AL!.”
Allah-u Teala onun duasını
kabul ederek ruhunu secdede iken aldı. Ashab-ı kiram –radıyallahu anhüm- bu
durumu görünce ağladılar.
Resulullah –sallallahu aleyhi
vesellem- Efendimizde
buyurdu ki:
“Daha şaşılacak bir şey var.
Hifa da şuanda ruhunu Allah’a teslim etti.”
İkisinin de namazını kıldılar.
Her ikisini yan yana defnettiler. Başları ucuna iki tahta koydular. Bir
tahtaya:
“Bu Allah-u Teala’nın nimetine
şükür edenin kabridir.”
Diğerine ise: “Bu Allah-u
Teal’nın mihnetine sabır edenin kabridir.”diye yazdılar.
Selam olsun sakınmak ve
arınmak isteyen (müttaki) gönüllere,
Selam olsun her zaman Samed olan rabbe aşık olan boynu büküklere,
Selam olsun Hakk adına bütün varlıklardan boşanan nurlu yüzlere,
Selam olsun, selam olsun gönülde ki sır-a dost!...
Kıymetli gönüller işte sevda ,
işte itaat, işte şükür ve sabır. Kardeşimizin bizlerle paylaştığı bir diğer
güzellik sakalı şerif hakkında.
Ebu Said –radıyallahu anh-
buyurur ki:
“Resulullah –sallallahu aleyhi
vesellem-i berber tıraş ederken gördüm. Sahabiler etrafını çevirmişlerdi.
Berberin kestiği saçların bir tekinin bile yere düşmesini istemiyorlardı. Her
düşen saç, daha yere inmeden birisinin avucuna düşüyordu.” (Buhari)
Bakınız bu aciz’in gönlünün
sultanının bu konuda ki sohbetinin bir yerinde tam bu noktaya temas ederek
neler buyuruyor;
“Resulullah –sallallahu aleyhi vesellem- Efendimizin aslı nurdur. Aslı nur
olduğu için Allah-u Teala ve Tekaddes Hazretleri, onun vücudunu da nur
yapmıştır. Sakal-ı şerif’i de nurdur, ne yanar, ne çürür.
Binaenaleyh onun her bir teli
ümmet-i Muhammed için en büyük bir hediyedir. Çünkü nurdan bir zerredir.
Onlar onun bir kılını dahi en
kıymetli bir şekilde ölünceye kadar sakladıkları gibi; nesline de, ümmet-i
Muhammed’e de hediye bırakmışlardır. Bu sebepledir ki sakal-ı şerifler
günümüze kadar gelmiştir.”
Kıymetli gönüller, BİR ve VAR
olan Hakk’a emanet olun vesselam…
“Gül denir her güle amma ,
gül-i ziba başka,
Aşk denir her aşka ama, ALLAH aşkı başka.”