SÖYLEYİN BANA KAÇIMIZ TANIYORUZ ONLARI???
NENE HATUN
Erzurum’un Pasinler ilçesine bağlı Çeperler Köyü’nde 1857 yılında dünyaya
geldi.Henüz 20 yaşında bir gelinken 1877-1878 yılları arasında yapılan
Türk-Rus Savaşı’nda (93 Harbi) Aziziye Tabyası’nı sopayla,taşla, kazma,
kürekle savunanlara katılarak cesurca savaştı. Daha sonra oğlunu Çanakkale
Savaşı’nda şehit verdi. Kurtuluş Savaşı başladığında yaşı ilerlediği için
cepheye gidip eskisi gibi savaşamadı. Atatürk’ü çok sever ve takdir ederdi.
1954 yılında 3. Ordu Müfettişi Orgeneral Nurettin Baransel Paşa’nın
gayretleriyle kendisine “3. Ordunun Nenesi” ünvanı verildi. Cüzi de bir maaş
bağlandı.1955 yılında anneler gününde “Yılın Annesi” seçildi. Erzurum
manevraları sırasında Amerikan Generali Ridgway bu yüce insanın elini öptü.
Nene Hatun bir kahramanlık ve analık sembolü olarak 98 yaşına kadar yaşadı. 22
Mayıs 1955’te zatürre hastalığından vefat etti. Kabri, uğruna savaştığı
topraklarda, Aziziye Şehitliği’ndedir.
NEZAHAT ONBAŞI
Cumhuriyet tarihinin ilk İstiklal Madalyası bir çocuğa verilmişti. Dokuz
yaşında savaşan Nezahet Onbaşı,o madalyayı hiçbir zaman alamadı.İşte onun
kahramanlık öyküsü...
Nezahet Onbaşı'nın hikâyesi aslında Çanakkale Savaşı günlerine kadar uzanıyor.
Savaş yıllarında annesi Hadiye Hanım daha 24 yaşındayken ince hastalığın
(verem) kurbanı olur. O günlerde İstanbul işgal altındadır, küçük kızın babası
Albay Hafız Halit Bey ise cepheden cepheye koşmaktadır. Hafız Halit Bey bir
müddet sonra komutasındaki 70. Alay ile Anadolu'daki Milli Mücadele saflarına
katılma kararı alır. Tabii kızını da yanında götürmek zorunda kalır. Böylece
kader Küçük Nezahet'i daha 9 yaşındayken cephelerle tanıştırır.
At sırtında geçen ilk günün gecesinde donma tehlikesi atlatır. El bebek gül
bebek büyüyeceği bir dönemde öksüz kalmıştır çünkü. Hafız Halit Bey küçük
kızını kimseye emanet edemeyeceğini düşünerek adeta cephelerde büyütür. Küçük
Nezahet, askerlerden at binmeyi, silah tutmayı öğrenir. Tam üç sene cephelerde
bilfiil babasının katıldığı her muharebeye katılır. 70. Alay'ın simgesi olur
adeta. Cephede Mustafa Kemal Atatürk'ün ve İsmet İnönü'nün de dikkatini çeker.
BEN BABAMLA ÖLMEYE GİDİYORUM, SİZ
NEREYE GİDİYORSUNUZ?
İstiklal Savaşı başladığında Alay Komutanı Albay Halit'e, Yunan askerleriyle
en çetin çarpışmaların yaşandığı Gediz hattını müdafaa görevi verilir. Minik
Nezahet, yanı başında süngü süngüye çarpışan Mehmetçik'in şehit oluşunu
görecek kadar savaşın içindedir artık. Gediz Cephesi Yunanlılara karşı ilk
yenilginin alındığı cephelerden biridir. Ancak Türk askeri düşmanın
lojistiğini kesmek için verdiği mücadeleyi sonuna kadar sürdürür. Zor anlar
yaşanır. Tarihe kaybedilen muharebe olarak geçen Gediz Cephesi'nde sadece bir
alay başarılı olmuştur. O da Hafız Halit Bey'in kumandasındaki 70. Alay'dır.
Küçük Nezahet'i onbaşı yapacak, daha sonra onu Türkiye Büyük Millet Meclisi
kürsülerindeki tartışmalara taşıyacak en önemli olaylardan biri de bu sırada
vuku bulur.
Türk askeri Yunan saldırıları karşısında zor anlar yaşamaktadır. O sırada
cepheden kaçmayı düşünenler bile olur. Yaklaşık 600 kişilik alayı ile en zor
sınavı veren Hafız Halit, umutların tükendiği noktada atıyla askerlerin önünü
kesen küçük kızı Nezahet'i bulur. Minik, ama vatan sevgisiyle dolu yürek cephe
gerisine kaçmaya çalışan askerlerin karşısına duvar gibi dikilir ve ağzından
şu sözler dökülür: "Ben babamın yanına ölmeye gidiyorum, siz nereye
gidiyorsunuz?"
Babasına destek olmak isteyen bir çocuğun çırpınışlarının ötesindedir gayreti.
Atın üstündeki küçük kız, askerlerin yüzüne tokat gibi bir gerçeği, 'vatan
sevgisini ve şehadeti' haykırınca hepsi geri döner. Çoğu cephede şehit düşer,
ancak Gediz muharebesi kaybedilse de Yunan askerinin Anadolu'nun içlerine
kolay sızması geciktirilir. Küçük Nezahet, sınavı kazanmıştır. Artık o elinde
oyuncaklarıyla askerin arasında gezen bir kız çocuğu değil, 70. Alay'ın
Nezahet Onbaşısı'dır.
İLK İSTİKLAL MADALYASI’NI BU
ÇOCUĞA VERELİM!...
Bu kahramanlık hikâyesi Cumhuriyet'in ilânından hemen sonra Türkiye Büyük
Millet Meclisi'nin en hararetli tartışmalarından birine konu olur. Tarih 30
Ocak 1921'dir. Bir milletvekili Meclis Riyaseti Celilesi'ne (başkanlık)
Nezahet Onbaşı'ya ilk İstiklal Madalyası’nın verilmesini önerir: "Bursa Mebusu
Operatör Emin Beyin, muhtelif harp cephelerinde bilfiil müsademata iştirak
eden (çatışmalara katılan) 12 yaşlarındaki Nezahet Hanımın İstiklal
madalyasıyla taltif edilmesine dair takriri... Muhtelif harp cephelerinde
bilhassa son Gediz ve İnönü meydan muharebelerinde bilfiil müsademata iştirak
ve her an efrat ve hatta zabitanı teşci eden (cesaretlendiren) yetmişinci alay
Kumandanı Hafız Halid Beyin kerimesi on iki yaşlarında Nezahet Hanıma ilk
İstiklal madalyasının itasını teklif ve teklifi vakım Heyeti Umumiye'nin
tasdikine arz edilmesini rica ederim. (30 Kanunusani 1337 - Bursa Mebusu
Operatör Emin Bey.)"
Erzurum Mebusu Celaleddin Arif Bey izahat verilmesini ister. Operatör Emin Bey
söz ister ve Nezahet Onbaşı'nın cephelerdeki kahramanlıklarını bir bir
anlatır. Babasını ve askerleri nasıl cesaretlendirdiğini söyler: "Bu çocuk
mutlaka muhtac-ı taltiftir. İlk İstiklal madalyasını bu çocuğa verirsek büyük
bir kadirşinaslık gösteririz. Ha onu arzedeyim, bütün askerlerimiz buna (Türk
Jandark'ı) namını vermişlerdir." İzmit Vekili Hamdi Namık Bey itiraz eder,
İstiklal madalyalarının Yunan madalyalarına benzetilmemesi için 12 yaşında bir
çocuğa verilemeyeceğini, sadece hediye ile taltifini önerir.
Bolu Mebusu Tunalı Hilmi Bey araya girer, İstiklal Madalyası’nın da ötesinde
küçük Nezahet'in asker yapılmasını, mirimiran (tuğgeneral) rütbesiyle
ödüllendirilip, paşa hanım olmasını teklif eder. Meclis başkanı hem hararetli
hem latifelerle dolu konuşmaların sonunda Emin Bey’in teklifi gereği ilk
İstiklal Madalyası'nın minik kıza verilmesi gerektiğini söyler. Meclis
zabıtlarına bu aynen geçirilir. Tartışmalar sürer, ordu kumandanlığına
sorulması bile gündeme gelir. Meclis'teki bu tartışmalar aslında küçük
Nezahet'in ömrü boyunca peşini bırakmayacak iç burkan bir hikâyenin temelini
oluşturur.
Hem Kurtuluş Savaşı gazisi babası Albay Hafız Halit Uzel Bey hem kendisi
defalarca başvurmasına rağmen İstiklal Madalyası'nı bir türlü alamaz. Nezahet
Onbaşı bir çeyizlik hediye ile de taltif olunur. Çeyiz de tıpkı İstiklal
Madalyası kararı gibi zabıtlara geçmesine rağmen gerçeğe dönüşmez.
Aradan yıllar geçer. Tam 65 yıl sonra bir gazetecinin köşe yazısında konuyu
gündeme getirmesiyle dönemin Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Necmettin
Karaduman tarafından bir takdir beratı verilir.
Nezahet Onbaşı, 6 Temmuz 1986'da Dolmabahçe Sarayı'nda sessiz sedasız bir
törenle şükran plaketini aldığında 78 yaşındadır. Aradan 6 yıl geçer ve
madalyasını göremeden 84 yaşında hayata gözlerini yumar.
Nezahet Onbaşı şimdi Anadolu yakasındaki Karacaahmet Mezarlığı'nda İstiklal
Madalyası sahibi kocası emekli Albay Rıfat Baysel ile yan yana yatıyor.
İstiklal Mücadelesi'nin çocuk kahramanı Nezahet Onbaşı'dan geriye iki kızı
İnci ve Oya hanımlar, torunu Şebnem ile onun kızları Didem ve Gizem kaldı. Bir
de İstiklal Madalyası ile taltifini onaylayan TBMM tutanakları...
ŞERİFE BACI
1921 yılında deniz yoluyla İnebolu'ya gelen cephanelerin, karadan cephede
savaşanaskerlere ulaştırılması gerekiyordu.Bu görevi çevredeki yaşlı erkekler
ve kadınlarımız üstlenmişti. 1921 yılının Şubat ayında,soğuk, tipili bir günde
erkenden İnebolu'da cephaneler arabalara yüklendi ve yola çıkarıldı.Kağnı
kafilesinin sonunda,sırtına sardığı çocuğu ile Şerife Bacı da bu sefere
çıkmıştı.Seydiler'in Satı Köyü'nden olan Şerife Bacı kafileyi izliyor,onlarla
beraber cephaneyi bir an önce varacağı yere ulaştırmaya gayret ediyordu.Hava
iyice kararmıştı.Kar biraz fazlalaştı.,tipiye dönüştü.Şerife Bacı kağnıdaki
çephaneyi çocuğunun yorganı ileiyice örttü. Çocuğunu mermi sandıkları arasına
gizleyerek üzerini kapattı.
Tipi o kadar fazlalaşmıştı ki, ilerleyemez oldular. Durmak ölümdü.Cephede
askerler cephane bekliyorlardı.
Şerife Bacı elinin,ayağının uyuşmaya başladığını hissediyordu. Durmadan
ilerlemeye çalışıyordu.Kastamonu Kışlası önüne vardığında donmuştu. Sabaha
karşı Kastamonu'nun kapısı sayılan kışlada,kule nöbetçileri,alaca beyaz
karanlıkta belli belirsiz bir kağnı gördüler.Kimdi bu gelen ve ne zaman kara
saplanmıştı? Hemen haberdar edilen Osman Bey,Devrekanili Cemil ve Beşiktaşlı
Rıfat Çavuşları gönderdi.Kağnının yanına ulaşan Cemil ve Rıfat Çavuş dehşetle
ürperdiler.Kağnının arkasında bir kadın vardı. Genç bir kadın.Cephanenin
üstüne örttüğü yorganı kucaklamak ister gibiydi.Ama çoktan donmuş kaskatı
kesilmişti.Kucaklayıp karlar üzerine yatırdılar.Bu sırada bir ses,bir hırıltı.
Kulaklarına inanamadılar. Ses ve hırıltı yorganın
altından geliyordu.Hemen yorganı kaldırdılar. Bir kundak bebeğiydi oradaki.
Bebeği ve kadını kışlaya götürdüler.Genç kadının hüviyeti tesbit edilerek köyü
olan Seydiler'e gönderilerek burada toprağa verildi.Bebek ise (kız çocuğu)
kışlaya yakın bir eve gönderildi.1970'li yıllarda yapılan araştırma sonucu
kızın Eskişehir'de ikamet ettiği ili ilgili bilgiler elde edilmesine rağmen
kendisine ulaşılamadı. Günümüzde Şehit Şerife Bacının Mezar yerinin tesbit
edilememesine rağmen O, Seydiler'lilerin ve bütün Türk halkının gönlünde
yatmaktadır.Şehit Şerife Bacı,Milli Mücadelede mermi taşıyanTürk kadınını
temsil eden bir semboldür.Seydiler'liler bu kahraman Türk anasını unutmayıp
Cumhuriyetin 50.yılında Belediye binası önüne Atatürk anıtı yanına Rölyefini
yaptırdılar.1984 yılında ülkemizde yılın annesi seçildi.Aynı yıl Seydiler,de
açılan Kütüphaneye Şehit Şerife Bacı Halk Kütüphanesi adı verildi.
KARA FATMA (FATMA SEHER)
Derviş Bey adına bir Subayın eşi olan Fatma Seher Hanım, Yusuf Abdal Ağa'nın
kızıdır. Balkan savaşında, EDİRNE Kuşatmasında Bulgar mezalimini görmüş,
yaşamıştır. Eşi Binbaşı Derviş Bey, Birinci Dünya Savaşının sonlarına doğru
Kafkas Cephesine gönderilmiş, SARIKAMIŞ civarında Şehit düşmüştür. Bunun
üzerine Fatma Hanım, çocuklarıyla birlikte, VAN'daki ailesinin yanına göçtü.
ERZURUM Kongresi sürecinde , VAN Yöresindeki Müdafaa-i Hukuk çalışmalarına
önemli katkılarda bulundu. Kardeşi Mehmet Çavuşla birlikte Ermeni mezalimine
karşı, gönüllülerden oluşan 150 Kişilik bir Milis Müfrezesi kurdu.
Eylül 1919'daki Kongre günlerinde, ATATÜRK'le bizzat görüşebilmek için SİVAS'a
gitti. Günlerce yolunu gözetleyerek, sonunda bunu başardı. Bu tarihi
görüşmenin ardından, Milis Müfreze Komutanı olarak Batı Cephesinde
görevlendirildi. HENDEK - DÜZCE bölgesinin düşmandan arındırılmasında ve 28
Haziran 1921 günü İZMİT'in düşman işgalinden kurtuluşunda , sayısız
yararlılıklar göstermiştir. Daha sonra İZNİK civarındaki bir çarpışmada
yaralanarak, İZMİT Kızılay Hastanesinde tedavi edilmiştir. Fatma Seher Hanım,
İZMİR' in kurtuluşuna dek, süvari (atlı) Milis Müfrezelerinin komutanlığını
üstlendi. Emrindeki 300-400 kişilik Müfrezelerde kızı ve kardeşleri de görev
almıştır.
26 Ağustos 1922'de başlatılan Büyük Taarruzun ilk günlerinde General
Trikupis'in birliğine esir düşmüşse de, kaçıp - kurtularak yeniden
Müfrezesinin başına geçmiştir. İstiklal Savaşımızın zaferle sonuçlanmasından
sonra, Üsteğmen rütbesiyle terhis edildi ve Gazi maaşı bağlandı. Fakat , maaşı
kabul etmeyerek, Kızılay'a bağışladı. Bu mücahit Türk Anasının yaşam öyküsü ve
kahramanlıkları başlı başına bir destan oluşturur.
GÖRDESLİ MAKBULE
Gördes kızı Mücahid Makbule Hanım 1902 yılında Gördes'te dünyaya gelmiştir.
Babası Ali ustalar sülalesinden Abdullah Efendi'dir. Kalabalık olan ailenin
küçük bir çiftliği ve arazileri vardır. O zamanki her Gördesli kadın gibi
Makbule Hanım da ata binmesini ve silah kullanmasını daha küçük yaşlarda
öğrenmiştir. oniki yaşlarında iken babasını, kaybettiği için ağabeylerinin
himayesinde büyümüştür.
1921 yılında Usturumcalı Halil Efe ile evlenmiş iki ay sonra da kocasıyla
beraber akıncı olarak dağlara çıkmıştır. Müfrezelerle beraber, Demirci,
Gördes, Simav, Bigadiç ve Sındırgı dağlarında sürekli dolaşan ve çok cesur
olan Makbule Hanım, müfrezeleri en ümitsiz zamanlarda cesaretlendirmiş, her
yerde her müsademede kahramanca savaşmıştır.
Düşmanla birkaç büyük muharebede bulunmuş, iki defa kocasıyla beraber pusuya
düşmüş, fakat hiç bir zaman metanetini kaybetmemiş, telaş göstermemiştir.
Güvemdere Muharebesinin kazanılmasın¬da cesaret ve kahramanlığı ile büyük rol
oynayan, geri çekilen müfrezelerimizi cesaretlendirerek düşmana yeniden taar¬ruz
etmelerini sağlayan Makbule Hanım' hatıralarında İbrahim Ethem Bey şu şekilde
tarif etmektedir.
Kendisi siyah pantolon ve ceket ve uzun bir manto giyer, ayağında daima çizme
ve başında da siyah başlık ve daima örtülü olup, yalnız gözleri meydanda
bulunur. Kısa bir Japon filintası taşır ve düşmandan itinam olunmuş güzel bir
doru ata biner ve daima müfrezenin dümdarı olarak kalırdı.
Efradın çoğundan iyi ata biner, tehlike anında en evvel silahı eline almış
görülürdü.
Dağ hayatının sıkıntı, zorluk ve tehlikelerine ve bütün ısrarlarına rağmen
asla kocasından ayrılmayan Makbule Hanım, 17 Mart '1922'de Akhisar-Sındırgı
arasında Koca Yayla'da düşmanla girişilen bir çarpışma sonucu şehit olmuştur.
Mezarı Koca Yayla 'da bulunan Mücahid Makbule Hanım'ın defin merasimini
İbrahim Ethem Bey aşağıdaki satırlarla anlatır.
"Defnederken bütün efrat çocuk gibi ağlıyordu. Nasıl ağlansın ki, sekiz ay
dağlarda, karda, çamurda bizimle beraber gezmiş, yatmış ve düşmanla harp
etmiş, kadın olmakla beraber mili istiklâl mücadelesinin muvaffakiyetle
neticeleneceğine kanaat getirerek azım ve sebat ile erkeklere büyük bir numune
ve medar-ı teşvik olmuş bir arkadaşı kara toprağa, kanlı elbiseleri, kanlı
çizmeleriyle gömüyor ve zevci de mezarın başında kendinden geçmiş olduğu halde
avazı çıktığı kadar feryad ederek, ağlıyordu.
Nasıl ağlanmaz ki 22 yaşında dan genç Gördes kızımın gür ve kumral saçları
başın¬dan ileri yere uzanmış, zalimi düşman kurşununun akıttığı beyni bu uzun.
saçlar üzerine bir nur gibi akmış, hayata doymak değil, hayatin zevkini henüz
tatmağa başlamış ve görmüş, gözleri yarı açık, süzgün ve ağlar bir vaziyette.
Bu ilahi manzara, bu levha-i hazin ve matem karşısında ağlamamak mümkün mü?
Evvela Türklük Türk kadınlığı, saniyen, Gördes salisen ailesi, Makbule
Hanım'la ne kadar iftihar etse sezadır.
Bu asırların, batınların nadir yetiştirdiği mücadele-i millîyenin doğurduğu
bir zâde-i fıtrat idi.
Öyle ümit ederim ki şu kadının namı hatıra-i millette unutulmaz..."
HALİDE EDİP ADIVAR
İstanbul'da doğdu. Kimi kaynaklara göre doğum yılı 1884'tür. İngiliz
terbiyesiyle yetişmesini isteyen babası onu Üsküdar Amerikan Kız Koleji'nde
okuttu. Orada Rıza Tevfik'den (Bölükbaşı) Fransız edebiyatı dersleri aldı ve
Doğu'nun mistik edebiyatını dinledi. Sonradan evlendiği Salih Zeki'den de
matematik dersleri alıyordu. Koleji 1901'de bitirdi. 1908'de gazetelere
yazmaya başladığı kadın haklarıyla ilgili yazılardan ötürü gericilerin
düşmanlığını kazandı. 31 Mart Ayaklanması'nda bir süre için Mısır'a kaçmak
zorunda kaldı.1909'dan sonra eğitim alanında görev alarak öğretmenlik,
müfettişlik yaptı. Balkan Savaşı yıllarında hastanelerde çalıştı. Gerek bu
çalışmaları, gerekse müfettişliği sırasında İstanbul semtlerini dolaşması, ona
çeşitli kesimlerden insanları tanıma fırsatını verdi. 1919'da Sultanahmet
Meydanı'nda, İzmir'in işgalini protesto mitinginde yaptığı etkili konuşma
ünlüdür. 1920'de Anadolu'ya kaçarak Kurtuluş Savaşı'na katıldı.
Kendisine önce onbaşı, sonra da üstçavuş rütbesi verildi. Savaşı izleyen
yıllarda Cumhuriyet Halk Fırkası ve Atatürk ile siyasal görüş ayrılığına
düştü. 1917'de evlenmiş olduğu ikinci kocası Adnan Adıvar ile birlikte
Türkiye'den ayrıldı. 1939'a kadar dış ülkelerde ya şadı. O yıllarda
konferanslar vermek üzere Amerika'ya ve Mohandas Gandi tarafından Hindistan'a
çağrıldı. 1939'da İstanbul'a dönen Adıvar 1940'ta İstanbul Üniversitesi'nde
İngiliz Filolojisi Kürsüsü başkanı oldu, 1950'de Demokrat Parti listesinden
bağımsız milletvekili seçildi. 1954'te istifa ederek evine çekilmiş ve 1964'te
ölmüştür.
HALİME ÇAVUŞ (KOCABIYIK)
Kastamonu’da doğan, anne-babasının “kızım gitme” şeklinde yalvarışlarını
dinlemeden mücadeleye katılan Halime Çavuş, uzun yıllar Halim Çavuş
zannedildi. Kurtuluş Savaşı’na giderken erkek kılığına girdi, erkek gibi traş
oldu, saçını kazıttı ve kimseye kadın olduğunu söylemeden Türk askerinin
arasına karıştı.Mühimmat taşımada birçok görev yaptı. Bir Düşmanın açtığı ateş
sonucu bir ayağı sakat kaldı.Bir keresinde İnebolu’dan cepheye cephane
taşırken Mustafa Kemal Paşa’ya rastladı. Ancak rastladığı kişinin O olduğunu
bilmiyordu (daha önce resmini bile görmemişti ki). Mustafa Kemal Paşa “Sen
üşüyor musun böyle?” diye sordu. “Bey, 100 bin kişi kurtulacak. Ben öleceğim
de ne olacak?” dedi. Paşa kafa kağıdını istedi. Verdi. “Sen kız mısın?”
“Evet.”
Gün geldi savaş bitti, ancak o ne asker üniformasını çıkardı ne de her sabah
traş olmaktan vazgeçti. Savaş sonrası Mustafa Kemal tarafından Ankara’ya
çağrıldı. Ailesi önce korktu, Paşa Halime’yi neden çağırıyordu ki? “Gitme”
dediler,o yine dinlemedi ...Kapıda yavere “Paşa hangisi bilmiyorum” dedi.
Yaverin “soldaki ” demesiyle koşup elini öptü. O’nun “ Seni yollamıyorum,
bizim kızımız ol” önerisine “Annem babam beni bekler” şeklinde cevap veren
Halime Çavuş, “Ben ana-babaya itiatli evlada saygı duyarım” diyen Mustafa
Kemal Paşa tarafından çeşitli hediyeler verilerek tekrar evine yollandı ve
kendisine maaş da bağlandı.75 yaşında hayata gözlerini yumdu.
HAFIZ SELMAN İZBELİ
Kastamonu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Kadınlar Kolu kurucularından ve
Kastamonu’da ilk kadın meclisi üyesi, sıkı bir Atatürk hayranı ve kendi
deyimiyle bir “Cumhuriyet kadını”idi…
Kurtuluş Savaşı sırasında Kastamonu’ daki kadınları toplamış, asker için
çorap, kazak, fanila ördürüp cepheye göndermişti.Varlıklı bir aileden
geliyordu. Asker Kastamonu’ya geldiğinde hepsini yolda karşılayıp doyurmuştu.
Hep “Ben Cumhuriyetçiyim” dermiş. Savaştan sonra yeni baştan herkes gibi
Türkçe harflerle okuma yazmayı öğrenmişti.Hafız Selman Hanım’a milletvekilliği
de önerilmişti. “Hafız olduğum için başımı açamam. Başımı açamayacağım için de
milletvekili olamam” diyerek kabul etmemişti. Mustafa Kemal’in Kastamonu’ya
geldiği sırada İzbeli Konağı’nı ziyaret ettiği ve karşılıklı kahve içtikleri
söylenmektedir.
ÇETE EMİR AYŞE
Yunan askeri Aydın’a doğru geldiğinde iki arkadaşı ile birlikte Menderes’in
diğer tarafına geçmeye çalışan Emir Ayşe, arkadaşlarının kayıktan düşüp
boğulması sonucunda geri dönmüş ve Çanakkale’de ölen kocasından kalan tek
hatıra elmas küpelerini bozdurup kendine bir tüfek almış, dağa çıkmış, Yörük
Ali Efe’ye katılmıştı. Aydın’ın kurtuluşu olan 7 Eylül tarihine kadar
Yunanlılarla savaşmıştı.Çete savaşları yapmıştı. Aydın kurtulduktan sonra
silahını Ali Efe’ye teslim edip memleketi İmamköy’e dönmüştü. Savaş sonrası
Atatürk İstasyon Meydanı’nda Çete Emir Ayşe’nin de aralarında bulunduğu
kahramanlara İstiklal Madalyası takmıştı. “Savaştım Yunana karşı, elimde kalan
en değerli şey Atatürk’ün göğsüme taktığı İstiklal Madalyasıdır” demişti.
TAYYAR RAHMİYE
Osmaniye’nin Kaziyeler Köyü’nden olan Rahmiye Hanım 9.Tümenin 1920 yılında
Fransızlar ile yaptığı muharebeye müfrezesiyle katılmıştı. Başlıca görevi,
keşif ve cephe gerisinde kundakçılık yapmaktı.
Osmaniye yakınındaki demiryolu tünelini o patlatmıştı ve bölgedeki düşmanın
cephane ikmalini büyük sekteye uğratmıştı. 1920’de Fransızlara karşı harekete
geçildiği sırada askerlerde bir duraksama olunca “Ben kadın olduğum halde
ayakta duruyorum da siz erkek olarak yerlerde sürünmekten utanmıyor musunuz?”
demiş ve aynı muharebede ateş hattında kalan iki arkadaşını korumak için
ileriye atıldığında şehit olmuştu.
TARSUSLU KARA FATMA (ADİLE ONBAŞI)
Asıl adı Adile olan, Adile hala, Adile Onbaşı diye bilinen kahraman silah
arkadaşları arasında “Kara Fatma” olarak anılırdı. 8-10 kişilik milis
kuvvetiyle Afyon Savaşına katılmış, Tarsus’un kurtarılmasında da büyük
yararlılıklar göstermiştir.
KILAVUZ HATİCE
Adana’da Fransızlar’a karşı verilen mücadelede yer alan ve milis kuvvetlerine
katılan Kılavuz Hatice, 8 Mayıs 1920’de milli kuvvetler Pozantı’da taarruza
başladığında, kritik bir duruma düşen Fransızları kandırarak kılavuzluk eder.
Hatice, kılavuzluk yaptığı Fransızlar’a yanlış yol göstererek Karboğazı’na
sokar. Boğazda sıkışan Fransızlar, Türk askerine esir düşer.
SAİME HANIM
Milli Mücadele döneminde 15 Mayıs 1919’da Kadıköy’de düzenlenen mitinge
katılmış mitingden sonra tutuklandıysa da kaçarak mücadeleye katılmış,
yaralanmış ve İstiklal Madalyası almıştı. Savaştan sonra İstanbul Lisesinde
edebiyat öğretmenliği yapmıştır.
YİRİK FATMA
Gaziantep’te Fransızlara karşı verilen savaşta (1 Nisan 1920-8 Şubat 1921)
çete teşkilatına katılmak isteyen Yirik Fatma gelmesini istemeyenlere karşı
«Benim kanım, sizinkinden daha mı şirindir?» cevabını vermiş ve çetecilerle
birlikte yola çıkmıştı.
NACİYE HANIM
20 Mayıs 1919 tarihinde İstanbul Üsküdar’da düzenlenen mitinge katılan ve söz
alan kahramanımız bu mücadelede kadınların da erkeklere yardım edeceği
konusunda teminat vermişti.
FAİKA HAKKI
Erzurum’da toplanan “Şark Vilayetleri Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti”nin (Temmuz-
Ağustos, 1919) de etkisiyle kadınlar da protesto hareketine giriştiler.
1919’un Kasım ayında Erzurum Kız Lisesi Müdiresi Faika Hakkı, Muradiye
Camii’nde toplanan kadınlara hitaben yaptığı konuşmada, onları etkin
protestolarda bulunmaya çağırmıştı. Onun teklifi ile İstanbul’u işgal etmiş
olan İtilaf kuvvetleri temsilcilerine ve ABD Senatörlerine tepki telgrafları
çekilmişti.
SULTAN HANIM
Adana bölgesinde çarpışan partizan müfrezesi geçici olarak Toros Dağlarından
geri çekilirken, Sultan Hanım da inekleriyle beraber onlara katılmış, çete
dağda kaldıkça ineklerinin sütüyle onları beslemişti. Müfrezedekiler onu
sevgiyle “anne” diye çağırmıştı.
SÜREYYA SÜLÜN HANIM
Van doğumlu Süreyya Hanım, Erek kasabasında 500 kişilik bir çeteye katılmış,
1,5 aylık bir çatışmadan sonra yaralanınca Erzurum’a dönmüştü.
NAZİFE KADIN
9 Mart 1922’de Çanakkale Bigadiç civarını kuşatan Yunan ordusu Komutanı Nazife
Kadın’dan bilgi istemiş, ancak o bilmediğini, bilse bile asla söylemeyeceğini
ifade etmiş, bunun üzerine Yunanlılarca fırına atılarak şehit edilmiştir.
DOMANİÇLİ HABİBE
Kurtuluş Savaşı sırasında cahil evladının düşmana yol gösterdiğini duyunca
İnegöl’e inmiş, bir kurşunla oğlunu yere serip ardına bakmadan geldiği dağlara
geri dönmüştür.
SATI ÇIRPAN
Millet mekteplerinde okuma yazmayı öğrenen Satı Hanım, Kurtuluş Savaşında
cepheye sırtında mermi taşımıştı. 1934 yılında Atatürk’ün kadınlara seçme ve
seçilme hakkı vermesiyle meclise giren ilk 18 kadın milletvekilinden biri
olmuştu.
BİTLİS DEFTERDARININ HANIMI
Kahramanmaraş’ta düşmana karşı verilen mücadelede en fazla yararlılık
gösterenlerin arasında bulunmaktaydı. Kayabaşı Mahallesi’nde 8 düşmanı
öldürmüş daha sonra erkek elbisesi giyerek milis kuvvetlerine katılmıştı.
| |
Türk milletinin kadınlarının ; analığı , eşliği , vatan sevgisi , din
sevgisi , dostun düşmanın takdir ve kıskançlıkla bildiği üstün
vasıflarıdır. Üstün vasıflarıdır diyoruz
|
çünkü , hiçbir millet , Türk milletinin çıkardığı gibi yüksek karakterli
kadınları yetiştirmemiştir. Vatan savunmasında , bebeğinin üzerinden
örtüsünü alıp mermiyi saran kadınlar , Türk kadınlarıydı. Eşinden başkasına
gözü ilişmeyen , iffet anıtı kadınlar , Türk kadınlarıydı. Yavrusu için
didinen , evi ocağı için çabalayan kadınlar , Türk kadınlarıydı.
Kadîm Türk yurdu Doğu Türkistan , taklit ve sağlığa zararlı mallarıyla
batıyı ele geçirme çabasındaki Kızıl Komünist Çin’in işgalinde. Kök
yurdumuzdaki canlarımız , ardımızda bıraktığımız akrabalarımız ,
işkencelerle öldürülüyor.
Uygur Türkçe’si yasak , İslâm dininin gereklerini uygulamak katledilme
sebebi..Bu yazımda , Çin zulmune başkaldıran bir kadından , bir anadan
bahsedeceğim. Hepimizin anası Rabia Kadirden.....
Onun ilk resmini , Celalettin Batur beyin hazırladığı Hürgökbayrak sitesinde
görmüştüm. Mehmet Emin Batur beyin kitaplarının hayranı olarak , sitelerini
ziyaret etmeden güne başlamam..Yıllardır , milliyetçi çabalarını hayranlıkla
izliyorum. Tanrı , kalemlerine güç , ömürlerine bereket versin. Rabia
anamızın , başında ak bir örtü vardı. Yarı açık bağladığı o örtüyle yüzü ,
güneş gibi parlak duruyordu. İmrenerek baktım.
Fotoğrafının yanına yazılan haberi okuyunca , onun 8 yıldır Çin
hapishanelerinde tutsak olduğunu , kalp rahatsızlığı da dahil bir çok
hastalıkla birlikte yaşıyor olmasına rağmen , günlük alması gereken
ilaçlarının kasıtlı olarak verilmediğini okudum. Öyle içim acıdı ki.. Yaşı
ilerlemiş , on bala sahibi bir Türk anası , Çin hapishanelerinde psikolojik
ve fiziki işkenceyle ömür alıyordu. Ailesinde kalp rahatsızlığı olan biri
olarak , kullanması gereken ilaçları almadığında , yaşayacağı sağlık
problemlerinin acısını bilirim.
Kalp hastalığı , öyle tahmin edildiği gibi hemen değil , acıyla öldürür.
Göğüs ağrısı ve çarpıntının verdiği sıkıntı , insanı yerden yere
çalar..Rabia anamızın yaşadığı bu acıları tahmin edebilmekten geri Çinliler
, onu ‘devlet sırrını dış ülkelere kaçırmak’ suçlamasıyla zindana
koymuştu..Rabia hanım , analığının yanında , güçlü bir iş kadını. Çin’in en
zengin kadınlarından biri. Vergi rekortmeni olarak , dünya sıralamasında yer
sahibi.
Yani , Türklüğün yüz akı , şerefli bir evladı..Çin devletine Çinlilerden
daha çok faydası dokunmuş , kurduğu işletmelerde kadınları çalıştırarak
kadın dayanışmasını sergilemiş , milli bağımsızlık ülküsüyle yanan yüreğinde
din sevgisini barındırmış Rabia Kadir’e yönelik suçlamalar , tipik Çin
komedisidir. Gazete bayilerinde satılan , sıradan günlük yerel gazetelerden
birkaç tanesini alarak havaalanına gelen Kadir , kocasının yanına Amerika’ya
gidecekken , Çin zindanlarına konulur.
Hem de , havaalanı polisince tartaklanarak , yerlerde sürüklenerek..8 yıllık
hapisliği zamanında , eşi Sıdık Rozi bey ve evlatları Amerika’da yaşamlarını
sürdürdü. Nankör Çin , ülkenin en zengin kadınını hapislerde çürütmeye
uğraşırken , Uygur teşkilatlarının girişimleri zamanla netice verdi. Amerika
Birleşik Devletleri , Çin’e baskıyı arttırdı.
Nihayet , geçtiğimiz yıl Rabia hanım serbest bırakıldı. Sevgili ablam Gülşen
hanımı arayarak , bu haberin sevincini paylaştık. Uygur Türk’ü olan değerli
ablamın sesi , ağlamaktan kısılmıştı..Dile kolay , 8 yıl Çin hapishanesinde
kalmış , 60 yaşına yakın bir ananın acılarına ortak olmak...
Eşi Sıdık Rozi beyin , Rabia hanıma öyle bir sarılışı vardı ki , eminim , en
yüreksiz insanın bile içi kıyılmıştır..Eş sevgisini bilen insanlar için ,
eşten ayrı kalmak ızdırâbın katmerlisidir. Sıdık Rozi beyin eşine
sarılışındaki duyguları , eşini çok seven benim gibi biri çok iyi anlar..
Rabia hanım tutuklandıktan sonra , Çin içindeki bütün mal varlığına devlet
kanalıyla el konulmuş , kullanma ve değerlendirme hakları ellerinden
alınmıştı. Mali olarak çökertmeye çalıştıkları Kadirlerin suçu , Uygur
Türk’ü olmaktan başka bir şey değildir..
Bir kadın için , hapiste kalmak , psikolojik bir yıkımdır , işkencedir.
Rabia hanımın 8 yıl hapislik çekmeye dayanması , onun iradesinin ,
psikolojisinin ve manevi gücünün ne kadar büyük olduğunu gösteriyor.
Türk kadınlarına ibret , örnek , önder olan günümüzün Dilşad Hatun’u Rabia
Kadir anamızın ellerini , bu vesileyle öpüyorum..Her zaman seninleyiz ulu
Türk milletinin yiğit anası ..
TOMRİS HATUN
Yüce Hakan Tomris Hatun, Hz. İsa'nın doğumundan önce, Altıyüzüncü Yılda
Türklerinin hükümdarı idi. Bu sıralarda İran'da da Ahamenid sülalesi hakim
bulunuyordu. Bu sülale zamanında İran orduları birkaç defa Doğuya doğru
saldırarak Türklerle savaşmışlardı.
Tomris'in hükümdarlığı zamanında. İranlıların basında Kirus adında bir
hükümdar bulunuyordu. Bu hükümdar önceleri Saka Türkleri ile çarpışarak
onları yenmiş ve Batı Türkleri'nin güney kısımlarım ele geçirmişti.
Bu savaşlardan on yıl kadar sonra Kirus, Peçeneklere de saldırdı. Harbin
sebebi, Kirus'un Tomris'le evlenmek istemesi ve Peçeneklerin kadın
başbuğunun bu isteği reddetmesi idi.
Tabii bu sebep, o çağlardaki usullere göre çok önemli idi. Çünkü, Tomris,
İran hükümdarı ile evlendiği takdirde, hükümdarı bulunduğu ülkeler de,
Kirus'un eline ve dolayısıyla İranlılara geçmiş olacaktı....
işte, teklifi,. Türklerin kadın Sakam tarafından geri çevrilince, esasen kan
dökücü bir insan olan Kirus, çılgına döndü ve kendisiyle evlenmeği kabul
etmeyen bu kadın hükümdarın cezasını vermeğe karar verdi. Kirus önce,
Tomris'in oğlunun emri altındaki Türk öncü kuvvetiyle karşılaştı ve onları
bozguna uğrattı.
Tomris'in oğlu düşmana yenilmenin verdiği yasla kendi, kendini öldürdü. Bu
savaşı kazanan ve gözleri dönmüş olan Kirus, Türk Hakanı Tomris hatunun da
üzerine yürüdü. Türklerle, İranlıları bir kere daha karşı-karşıya getiren bu
savaş, pek kanlı oldu. Önce her iki taraf birbirlerine ok atmaya başladılar.
Bu oklaşmalar öyle şiddetli oldu ki, iki taraftan yaralanmayan hemen hiç
kimse kalmadı.
Böylece gayet kanlı bir başlangıçtan sonra, ordular mızrak ve kılıçlarla
göğüs göğüse geldiler. Türklerin kadın başbuğu ile İranlıların erkek
hükümdarının idare ettiği bu müthiş savaşın sonu çabuk geldi. Her vuruşmada
olduğu gibi, bunda da zafer kartalı, kahramanlık, askerlik kabiliyeti ve
zekada üstün olan tarafın esiri oldu. Savaşı Türkler kazanmıştı.
Yüce Türk Hakanı Tomris Hatun hem milletinin ve yurdunun mukaddes sevgisiyle
ve hem de savaşta yenildiği için hayatına kıymış olan sevgili oğlunun,
gönlüne saldığı büyük acı ile dövüşmüştü ve başardığı bu kahramanca dövüşle.
İran ordusunun büyük kısmım cansız olarak yere sermiş olmakla beraber,
Ahamenid sülalesinin azgın hükümdarı Kirus'u da telef etmişti.
Kirus hayatında çok kan akıtmış bir hükümdardı. Bunun için, kahraman Türk
kadını Tomris, bu kan akıtıcı adama, dünyaya ibret teşkil edecek bir
muamelede bulundu ve Kirus'un kafasını kan dolu bir fıçıya atarak "hayatında
kan içmeğe doymamıştın, şimdi, doya, doya iç!" dedi. Bu hadise yüz yıllarca
dünya milletlerinin dillerinde söylendi durdu ve bugüne kadar ulaştı.
İşte Tomris hakkında tarihin verdiği mevsuk (kaynak) bilgiler bundan
ibarettir. Geri kalan birçok hususlar efsanelerle karışmakta dır.
Bu zaferin kazanılması büyük bir hadisedir. Çünkü Tomris, o sırada sadece
Türklerin bir kısminin, yani yalnız Peçeneklerin hükümdarı bulunuyordu ve
kumanda ettiği kuvvetler, bu bakımdan mahduttu. Diğer taraftan Ahamenid
hükümdarı ise, butu İran'ın hükümdarı idi ve ordusu nispet kabul etmeyecek
kadar büyüktü. Üstelik bu hükümdar bir erkek ve karşısındaki ise bir
kadındı.
Fakat bu kadın. Sadece bir kadın değil, bir Türk kadını idi ve bu kadın,
kendisiyle izdivaç ederek, milletinin ve vatanının hürriyetine istiklaline
kasteden kan dökücü bir adama karşı yılmadan dövüşmüştü. Kahraman Tomris,
mazimizin göklerin süsleyen şanlı bir yıldızdır. Bu şanlı kadın, bütün Türk
kadınlarına örnektir... (*)
SUYUNBİKE
|
Altın Ordu Hanlarından Cambek'in 1357'de ölümünden sonra ortaya çıkan
taht kavgaları ve Aksak Timur ile Toktamış arasında 1391 ve 1395'lerde
cereyan eden savaşlar neticesinde zayıf düşen...
|
Kıpçak ilinde, "Kazan Hanlığı", "Astrahan Hanlığı", "Kırım Hanlığı", "Sibir
Hanlığı" gibi daha küçük Türk devletleri meydana geldi ve büyük Altın Ordu
devleti fiilen sona ermiş oldu.
Kazan Devleti, iç mücadelelerle de sarsılınca gittikçe zayıflamış ve
Ruslar'ın müdahalesi de o nispette artmıştır.
Kazan'da iktidarı elinde bulunduran zümre, sulhun muhafazası için Han
seçiminde Moskova'nın arzusuna boyun eğmek, topraktan fedakarlık etmek ve
hatta çocuk yaşta han ilan edilen Ötemiş (1548-1551) ile annesi Süyün
Bike'yi Moskova'ya teslim etmek gibi ağır şartlara katlanmışsa da
Kazan Kaanı Safa Giray 1547’de ölür. Oğlu Ödemiş Giray iki yaşında
olduğundan varisi annesi Süyün Bike olur. Ruslar 13 Şubat 1550’de Kazan’a
hücum eder....
Süyün Bike de diğer kahramanlardan geri kalmadan savaşır. Fakat şehir düşer
ve Kazan Beyleri ile birlikte o da esir alınır. Gemilere bindirildiklerinde
halk gözleri yaşlı nehrin kenarında beklemektedir.
Kazan Melikesi var gücüyle bağırır:
-“Kazan..Kaygulu , kanlı şehir!..Başından tacın düştü... Sen şimdi dul kadın
gibisin! Sen şimdi efendi değil , kul oldun!..Sen başsız arslan gibisin! Her
devlet akıllı Han ile idare edilir , güçlü çeri ile ayakta kalır!.. Bunlar
olmayınca, herkes senden Hanlığı alır! Eski günlerini, bayramlarını
hatırlayıp, benim gibi ağla artık.. Nerede senin eski Hanlık bayramların?
Nerede sendeki çocuklar , beğler , Töreler?...
Nerede senin genç kadınların , güzel kızların; onların şen sesleri
nerde?..Hepsi kayboldu değil mi? Bundan sonra sende,bunların yerine
ağlamalar, inlemeler olacak!..Sende bal akan ırmaklar, pınarlar vardı..
Bundan sonra onlarda senin evlatlarının kanları ve gözyaşları akacak!.. Rus
kılıçları onları kırıp geçirecek!.. Ey Tanrım!..
Bizim en azgın düşmanımız olan İvan’a tez cezasını ver!.. Kazan’ın başına bu
belaları açan Şeyh Ali ile Türeleri cezasız bırakma! Onlar beni düşman eline
düşürünceye kadar çalıştım; çekmiş olduğum eziyet ve sıkıntıları onların da
, onları umursamayan ve ülkelerine sahip çıkmasını bilmeyen Kazanlıların da
başına ver Tanrım!..Ver ki ,bundan sonrakilere ibret ve ders olsun ; başka
Türk Yurtlarının başına böylesi gelmesin!...”
Bu esir alınıştan sonra Süyün Bike’ye ne olduğu konusunda çeşitli rivayetler
var.Ama bilinen bir şey başka Türk yurtlarının başlarına da böylesi
sıkıntıların geldiği ve neredeyse hepsinde Türk kadınının da mücadele
verdiği gerçeğidir. Türkiye’de Kurtuluş Savaşı’na kadar silahlı
mücadelelerin içinde yerini alan kadınlarımız savaş sonrasında da fikir,
ilim, siyaset ve sanat alanlarında milli denebilecek mücadeleler
vermişlerdir.
ONLAR
|
GÖRDESLİ MAKBÛLE
Yunanlılar Sakarya Meydan Muharebesi’ni kaybetmiş, Afyon
mevzilerine çekilmişlerdi. Hummalı bir faaliyetle yeni mevzilerini
kuvvetlendirmeye çalışıyorlardı.
|
Fakat Yunan Başkumandanlığı’nın canını sıkan en mühim neden; en emniyetli
olması lazım gelen cephe gerisi hareketlerinin, bilakis büyük bir
huzursuzluğa maruz kalmasıydı.
Cephe gerilerinde gerilla harbi vardı. İşgal altında kalan Türkler
mücadeleden vaz geçmemişlerdi.
Küçük küçük gruplar halinde çalışan Türk çeteleri fırsat buldukça, Yunan
geri hizmet ve ikmal birliklerine baskınlar yapmaktaydılar.
Cephe gerilerinin emniyetini sağlamak için buralarda kullanılan muharip
birliklerin bütün dikkati Akıncılar müfrezesindeydi. Zira en büyük zararı bu
müfrezeden görmekteydiler....
Gördes–Sındırgı–Akhisar üçgeni içindeki sahada, bir Türk, (Gördesli Halil
Efe) Akıncılar çetesi kendilerinden çok üstün bir kuvvetle çarpışmaktaydı.
Nâmüsaid şartlar içinde meydana gelen bu karşılaşmada Akıncılar müfrezesinin
tek avantajı araziyi iyi tanıması ve bu sûretle manevra yapabilmesiydi.
Buna rağmen, muharebeyi kesip sıyrılmaya imkân yoktu ve çetenin cephanesi
gitgide tükenmekteydi. Saatlerce süren bu gayrî müsait çarpışma,
muhariplerin moralini bozmaktaydı. Fakat, çetenin içinde bulunan bir kadın
kahramanın, zaman zaman kükremesi onlara, yeni bir mücadele ruhu ve cesaret
aşılamaktaydı.
Kükremiş bir aslan
16 Mart 1922’de Kocayayla’da cereyan eden bu çarpışmada durum gittikçe
çetenin aleyhine dönmekteydi. Birçok muhariplerin gözü düşmandan çok,
çekilecek bir istikâmet aramakla meşguldü. Her zaman olduğu gibi bir ara
Makbûle’ Hanım’a yeni bir heyecan ihdas etme fırsatı çıktı. Düşman ateşinin
durakladığı bir sırada Makbûle’yi kükremiş bir arslan gibi düşmana
saldırırken görüyoruz.
Bu hareketin ruhlarda yarattığı ateşin parlaması ile sönmesi bir oldu. Çünkü
bu genç ve cesur kadın, alnından aldığı bir mermi yarası ile yere yıkıldı.
Başta Halil Efe olmak üzere, bu acı kayıp bütün erkekleri sarstı. Cesaret
kaynaklarını kaybeden çete için muharebeye devam etmek, artık mümkün
değildi. O kadar değildi ki, bu mukaddes ve muazzez şehidenin mubârek naşını
bile kaçırmaya imkân yoktu. Onu gömmediler bile. Mevcut siperlerden birine
olduğu gibi yatırılan Makbûle’nin cesedi, birkaç avuç toprakla ancak
örtülebildi.
Gördesli Makbûle, Halil Efe ile 1921 senesinde evlenmişti. Fakat bir çokları
gibi bu bedbaht çiftin de balaylarını düşman karşısında geçirmeleri
mukaddermiş. Silaha sarılan genç karı–koca; kurdukları çete ile dağlara
çıkarak; aylarca düşmanla çarpışmıştı. Çok zaman baskın yapan, bazen da
baskına uğrayan Akıncı müfrezesi bir uğur ve kahramanlık sembolü gibi
yanlarından ayrılmayan bu kadın kahramandan örnekler aldı.
KILAVUZ HATİCE
8 Mayıs 1920 tarihinde Pozantı’ya sıkıştırılan Fransızlar çok kritik bir
duruma düşmüşlerdi. Zira, etrafı kuşatmış olan Türk kuvvetlerinin
yapacakları taarruz, kendilerinin yok edilmesine sebep olabilirdi. Fransız
kumandanı buhranlı dakikalar geçirmekteydi. Bu sırada, bir Hızır gibi
yetişen genç bir Türk kadını, güya ufak bir ücret mukabilinde Fransızları bu
müşkül durumdan kurtarmayı kabul etmişti... Kendilerine sözde kılavuzluk
ederek Türkler tarafından ihmal edilmiş bir istikâmetten onları selâmete
çıkaracaktı.
Kararlaştırılan saatte harekete geçen Fransızlar; gece karanlığında
–güvendikleri bu Türk kadının kılavuzluğunda– onlar için meçhul bir semte
doğru gidiyorlardı. Güneş ışımağa başlayınca kılavuzların ortada
görülmediğini farkeden Fransızlar o civarın en ârızalı bir yerine,
Karaboğazı’na sıkıştırdıklarını büyük bir acı ile anlamakta gecikmediler.
Ama, iş işten geçmişti. Tam bu sırada, başlayan Türk taarruzu vaziyetin
vehametini büsbütün arttırmış ve Fransızlar için tek ümit, Karaboğazı’nı
vurup geçmek olmuştur.
Ancak bu hareketin başlaması ile beraber çok kuvvetli bir yaylım ateşine
maruz kalan Fransızlar’ı, bu baskını yapan müfrezeye bir kadının kumanda
ettiğini dehşetle görmüşlerdi. Bu kadın, kendilerine kılavuzluk eden
kadından başkası değildi. Ve onun cesaret ve mahareti sayesinde b